Kulaklarımda, ta uzaklardan, İstanbul’un denize yakın bir ara sokağından yükselen martı sesleri çınlıyor. Gözlerim, irili ufaklı yükselen binaların ihtişamında kayboluyor. Esen yel bedenimi ürpertiyor. Bense öylece düşünüyorum.
Geçmişimi, geleceğimi; ardımda bıraktıklarımı ve ardından gideceklerimi düşünüyorum. Biraz yalnızlığımı, biraz da benliğimi düşünüyorum. Bütün beynimi kemiren o kocaman endişelerin, şu koskoca dünyadaki küçüklüğünü düşünüyorum. Kavgalarımı ve kaçışlarımı; haykırışlarımı ve susuşlarımı düşünüyorum.
Martı sesleri biraz daha güçleniyor. Sanki düşüncelerimin kalabalığını duymuşlar da beynimi susturmaya çalışıyorlar. Gözüm İstanbul’un ara sokaklarına kayıyor; kenar mahallelerine ve onların yalnızca iki arka sokağında yükselen gökdelenlere…
Bu şehir iki ucu aynı bağrında taşıyor. Siyahını beyazını, Alevisini Sünnisini, yerlisini yabancısını basmış bağrına; hepsini kucaklamış. Tıpkı beynimde dolaşan birbirine zıt düşünceler gibi.
Belki de bu yüzden İstanbul’u seviyorum. Çünkü o da benim gibi; kalabalık ama yalnız, karmaşık ama gerçek. Her köşesinde başka bir hikâye, her sokağında başka bir yüz taşıyor. Ve ben, gecenin bu sessizliğinde, martı seslerinin arasında kaybolurken, aslında biraz da kendimi arıyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder